Kitap, Sünnet ve Arap dilinde söz

2009-12-03 09:59:00
Kitap, Sünnet ve Arap dilinde söz
(İbni Teymiyye,7.cilt)
İşte bundan dolayı Arap dilinde, hatta Arabların dışındakilerin dillerinde de "kelam" ve "kelime" sözcükleri ancak mukayyed söz hakkında kullanılmıştır. Bu ise ister isim, ister fiil, isterse -üçüncü bir tür olduğu kabul edilecek olursa- nida cümlesi olsun, tam olan her bir cümledir.

Mücerred isim, fiil, ya da bir anlam ifade eden harf ise, ne isim, ne de fiil dir. Arab dilinde bunlara sadece "kelime" denilir. Buna "kelime" denilmesi de nahvî bir ıstılahtır, tıpkı bazı kelimelere "fiil" adını vererek bunu mazi, muzari ve emir gibi kısımlara ayırmalarında olduğu gibi. Arablar ise hiçbir zaman bir kelimeye "fiil" adını vermezler. Nahivciler bunu bir ıstılah olarak benimsemişler ve lafza medlulünün adını vermişlerdir. Geçmiş bir zamanda bir fiilin meydana gelişine işaret eden lafza "mazi fiil" adını verdiler. Diğer fiiller de bu şekildedir.

Aynı şekilde Kitab ve Sünnet'te, hatta nazım ve nesriyle arab dilinde "kelime" sözcüğünün kullanıldığı hallerde de durum böyledir. Bununla nahivcilerin "tam bir cümle" adını verdikleri bir anlam ifade eden sözler kastedilir.

Şanı Yüce Allah'ın şu buyruklarında olduğu gibi:

"Allah evlat edindi diyenleri kendilerine isabet edecek kötü akıbetleri ile uyarmak için (o dosdoğru kitabı indirdi). Buna dair ne onların ne de babalarının hiç bir bilgisi yoktur. Ağızlarından çıkan bu "kelime" ne büyüktür. Onlar ancak yalan söylerler." (Kehf, 5)

"Kâfirlerin kelimesini alçaltmıştı. Allah'ın kelimesi ise en yüce olandır." (Tevbe, 40)

"Bizimle sizin aranızda eşit olan bir "kelime"ye geliniz" (Al-i İmran,44)

"Onu, soyundan gelenler arasında kalıcı "bir kelime" kıldı." (Zuhruf, 28)

"Onlara takva "kelimesi" üzerinde sebat verdi. Onlar zaten buna daha layık ve ehil idiler." (Feth,26)

Peygamber (s.a.v)'in şu buyruğu da buna örnektir:

"Şairlerin söylediği en doğru kelime Lebid'in şu kelimesi (sözleri) dir: Şunu bil ki Allah'ın dışında her şey batıldır." (Buhârî, Menakıbu'l-Ensâr, 26, Edeb, 90,Rikâak, 29; Müslim, Bin, 2-6; Tirmizî, Edeb, 70; İbn Mâce, Edeb, 41)

Hz. Peygamber'in şu buyruklarında geçen "kelime" sözcüğü de bu türdendir:

"İki kelime (söz) vardır ki, dilde hafif, terazide ağırdır ve Rahman olan Allah tarafından da sevilirler: "Sübhanallahi ve bi-hamdihi, sübhanallahi'l-azim" (Buhârî, İman, 19, Tevhid, 58, Deavât, 66; Müslim, Zikr, 30; İbn Mâce, Edeb, 56; Tirmizî, Deavât, 59; Müsned, 2, 232)

"Kişi Allah'ın razı olacağı bir kelime (söz) söyler ve o sözün kendisini ulaştığı gerçek noktaya ulaştıracağını zannetmez. Allah o kelime karşılığında onun için kıyamet gününe kadar rızasını yazar. Yine kişi Allah'ı gazablandıran bir kelime (söz) söylerde ulaştığı noktaya kendisini ulaştıracağını zannetmez. Allah onun karşılığında kıyamet gününe kadar gazabını yazar." (Buhârî, Rikâak, 23; Tirmizî, Zühd, 12; İbn Mâce, Filen, 12; Muvatta, Kelâm, 5)

"Ben senden sonra dört kelime söyledim ki, bu günden itibaren söylemiş olduğum bütün sözler karşılığında tartılacak olursa onlardan daha ağır basar. Yaratıkları sayısınca sübhanallah, Arş'ı ağırlığınca sübhanallah, razı olacağı kadar sübhanallah, sözlerinin mürekkebi kadar sübhanallah." (Ebû Dâvûd,Vitr, 24; Müsned, 1, 258)

Her isim, harf veya sözde bulunduğuna göre, bu fiil, isim veya harf mutlak değil mukayyettir, O bakımdan mutlaklık ve beraberindeki her türlü karineden soyut olmakla birlikte o lafız hakkında "hakikattir" denilmesi uygun düşmez.

Eğer burda birtakım karineleri kast etmekle birlikte öbürleri kastedilmemiştir denilecek olursa, buna şu şekilde cevap verilir: Durulması halinde hakikatin, bulunması halinde de mecazın söz konusu olduğu karine arasındaki farkı bize söyleyiver. Hiçbir zaman aklın kabul edebileceği doğru bir ayırım yapmaya imkân bulamayacaksın. Buna delil olan hususlardan birisi de şudur: Tahsis edilmesi halinde "umumi lafız" dan geriye kalan kısımlarında hakikat mi, yoksa mecaz mı olur konusunda görüş ayrılığıdır. Teşvik (nedb) maksadı gözetildiği takdirde "emr" sözünde de durum böyledir. Acaba böyle bir kelime hakikat mı olur, mecaz mı? Mezheplerin pek çoğunun bu konuda iki görüşü vardır, imam Ahmed'in mezhebine mensup olanların iki, Şafiî mezhebine mensup olanların iki, Maliki mezhebine mensup alimlerin de iki görüşü vardır.

Bazı kimseler de, bu görüş ayrılıklarının sıfat, şart, gaye ve bedel gibi muttasıl tahsiste de söz konusu olacağını zannetmiş ve bu konuda farklı açıklamalar yapanların görüşlerini aktarmıştır. Nitekim usul-ü fıkıh dalında eser yazanların bu tür açıklamalarına rastlamak mümkündür. Ancak kimsenin böyle bir şey söylediği bilinmemektedir. Bunlar sıfatlar, gayeler ve şartlarla mukayyed kılınan umumi lafzı mecaz olarak kabul etmişlerdir. Hatta bazı musannifler, tahsis edilmesi halinde umumi lafzın mutlak olarak mecaz olacağını ileri sürmüştür. Böyle bir görüşü nakleden kimse muttasıl tahsisin de kastedildiğini zannetmiştir. Halbuki daha önceki ve kendilerinden nakledilen ilim adamlarının ıstılahında umumi ve tahsis edilmiş bir lafız ancak muttasıl (bitişik olmayan) bir lafız ile tahsis edilmesi halinde söz konusu olur. Muttasıl tahsise ise onlar hiçbir şekilde umumi ve tahsis edilmiş kelime adını vermezlerdi. Çünkü böyle bir kelime ancak muttasıl haliyle bir şeye işaret etmektedir, ittisalin özelliği ise umumu men etmesidir. Usul alimlerinin pek çoğunun kabul ettiği budur ve doğrusu da budur. O bakımdan, şart, sıfat ve benzeri ile kayıtlanmış olan bir kelime tahsis edilmiş lafızların veya tahsis edilmiş umumi lafız kapsamı içerisindedir denilemez. Fakat kayıtlı bir ifade kullanılarak şöyle denilir: Bu muttasıl bir tahsistir. Böyle bir mukayyed lafız ise mutlak tahsis kapsamına girmez.

Özetle şöyle denilir: Eğer bu bir mecaz ise mutlak fiilin mefulü'n-bih ile zaman ve mekan zarfı ile kayıtlanması mecaz olur, hal ile kayıtlanması da böyledir ve herhangi bir şey ile kayıtlanan her şey de böyledir. O takdirde bütün sözlerin mecaz olması icabeder. Peki bu durumda hakikat nerededir?

Denilirse ki: Muttasıl ve munfasıl (bitişik ve ayrı) karineler arasında fark gözetilir. Muttasıl karine ile birlikte olan kelime hakikat, munfasıl karine ile beraber olan da mecazdır. O zaman şöyle denilir: Acaba sen "muttasıl" ile kelimede muttasıl olanı mı, yoksa hitab esnasında mevcut olanı mı kastediyorsun? Eğer maksadın birincisi ise konuşanın veya dinleyenin halinden ilk anda anlaşılanın munfasıl bir karine olması gerekir, her ikisinin de bildikleri hakkında lam-ı tarif ile kullanılan o takdirde de mecaz olur. Mesela bir kimse (lam-ı tarif ile):

"Kale'n-nebiyyü sallallahu aleyhi ve sellem" diyecek olursa, müslümanlara göre bu, Rasûllullah (s.a.v)'tır. "es-Sıddîk" diyecek olursa, bu da Hz. Ebubekir'dir. Yahut bir kişi arkadaşına her ikisinin de tanıdığı bir kimseyi kastederek, başında lam-ı tarifle: "Emire", "hâkime" veya "valiye git" diyecek olursa, bu iddiamıza göre bunun mecaz olması gerekir. Aynı şekilde daha önce zikredilmemiş ve malum (bilinen) bir şeye ait olan zamirde de durum böyle olmalıdır.

Yüce Allah'ın şu buyruklarında olduğu gibi:

"Biz onu Kadir gecesinde indirdik" (Kadir, 1)

"Ta ki o (güneş) perdenin arkasına girdi" (Sâd, 32) ve buna benzer şeyler, bu iddiaya göre mecaz olmalıdır. Ancak hiçbir kimse böyle bir görüş ileri süremez.

Aynı şekilde kahraman birisi hakkında, "bu arslan bugün şunu yaptı", ahmak birisi için, "bu eşek bugün şunu yaptı", bilgin yahut cömert birisi için de "bugün bu derya şunu yaptı" denilecek ve bu sözünde lafzî bir karine bulunduğundan dolayı hakikat kabul edilecek olursa, o zaman mecaz diye bir şey kalmaz.

Eğer muttasıl bundan daha geneldir ve muttasıl denilen şey de hitab esnasında varolan şeydir denilecek olursa şöyle cevap verilir: Bu sizin için birincisinden daha zor bir iddia olur. Çünkü mecazi söz söyleyen herkesin, mutlaka konuşması esnasında muradının ne olduğunu açıklayacak bir karinenin bulunması kaçınılmazdır. Aksi takdirde o şekilde konuşmak, kesinlikle doğru olmaz.

Ben açıklamanın, hitabın gerçekleşmesinden sonraya, ihtiyaç zamanına kadar ertelenmesini kabul ederim denilirse, şöyle cevap verilir: Alimlerin pek çoğu herhangi bir anlamı kastetmediği halde bir başka anlama işaret edecek başka bir sözle konuşmayı kabul etmezler. Ancak onlar sözün işaret etmediği şeyin açıklanmasının geciktirilmesini kabul ederler. Mücmel kelimelerde olduğu gibi. Daha sonra şöyle derler: Sizler açıklamanın geciktirilmesini kabul ettiğiniz takdirde, zaten beyan bazen tam bir cümle ile de rasulden fiillerle veya başka bir şey ile söz konusu olabilir ve bu takdirde sonraki beyan ancak kendi başına bağımsız olur. Bu ise, onun başkasıyla birlikte olmasını gerektirmez. Eğer siz bunu mecaz kabul edecek olursanız yapılan işte açıklamayı gerektiren şeyin mecaz olması gerekir.

Yüce Allah'ın şu buyruğu bunun örneğidir:

"Onların mallarından bir miktar sadaka al ki, onunla onları temizleyesin ve yüceltesin..."(Tevbe, 103)

Daha sonra şöyle denilir: Bunun aklen caiz olduğunu, fakat şeriatta hiçbir şekilde görülmediğini, bu konuda zikredilen her şeyin de bâtıl olduğunu kabul edelim. Nitekim ilgili yerinde bunu açıkladık. Çünkü görünüşüne işaret eden şeyle, görünen şeyin açıklaması bazan sonraya bırakılabilir diyenler de Yüce Allah'ın şu buyruğunu delil gösterirler:

"Allah size bir inek kesmenizi emrediyor." (Bakara, 67)

Bu gibi kimseler ineğin muayyen olduğu iddiasını ileri sürerler. Tayin ise beyanın son sınırıdır. Ancak bu ashab-ı kiram ve onların yolunda giden tabiinlerin oluşturduğu seleften nakledilen oldukça yaygın görüşlere aykırıdır. Onlardan nakledildiğine göre, İsrailoğulları önceleri herhangi bir kayıt söz konusu olmaksızın bir inek kesmekle emrolunmuşladı. Eğer herhangi bir ineği alıp kesmiş olsalardı, bu onlar için yeterliydi. Fakat onlar işi yokuşa sürmeye kalkıştılar. Allah da işlerini zorlaştırdı. Ayette söz, genel ifade içerisinde nekiredir. O bakımdan mutlak bir ifadedir. Kur'an-ı Kerîm'deki ifadeler ise onların "Bu inek nasıldır?" şeklindeki sorularından dolayı yerildiklerini göstermektedir. Eğer kesmeleri emrolunan inek muhayyer olsaydı, bu sorularından dolayı kınanmazlardı. Diğer taraftan böyle bir şey Allah'ın ve Rasûlünün emrinde hiçbir zaman vaki olmaz. Yani Allah kullarına muayyen bir şey emrettiği halde onu defalarca belirsiz bırakıp ta baştan beri ona has birtakım niteliklerle sonradan zikretmez.

Bu iddia sahipleri şunu da delil olarak ileri sürerler:

Allah namaz, zekât ve hac kelimelerinin açıklamasını da ertelemiştir. Bu kelimelerin dildeki anlamları, şer'i anlamlarından farklıdır. Ancak bu bir yanlışlıktır. Yüce Allah onlara, kendilerine neyin emrolunduğunu bildirdikten sonra, namazı emretmiştir. Oruç ve hac da böyledir. Allah, vermiş olduğu emirlerin hiçbirisinin açıklamasını ertelememiştir. Ancak bu meselenin geniş bir şekilde açıklanacağı yer burası değildir.

Şöyle diyenlerin sözlerine gelelim:

Hakikat, kelimenin mutlak olarak kullanılması halinde, zihne öncelikle gelen şeydir. Ancak bu söz en tutarsız sözlerden birisidir. Şöyle denilir: Eğer bir kelime, ancak mukayyed bir şekilde söylenebiliyorsa, her yerde zihne, o yerin işaret ettiği şey öncelikle gelir. Mutlak olarak zikredilirse, hiçbir zaman söz arasında zaten mutlak olarak kullanılmaz. Dolayısıyla geriye katıksız bir mutlaklık hali kalmadığı için, "öncelikle zihinde anlaşılıp anlaşılamayacağından" söz edilemez.

Diğer taraftan, burada kastedilen zihin hangi zihindir? Arapça konuşulan bir yerde, bir arabın zihnine gelen bir şey, kelimeleri anlamlarından başka şeyler için kullanan Nebati'nin zihnine gelen şeylerden farklıdır, işte pek çok kişi bu noktadan yanlışa düşmüşlerdir. Çünkü bunlar alışageldikleri şeylere ya aralarındaki avamın hitabından alışmışlar yahut da ilim adamlarının bir lafzı bir manada kullanmalarına alışagelmişlerdir. Onlar bu kelimenin Kur'an-ı Kerîm'de veya hadis-i şerifte kulanıldığını gördüklerinde, o anlamda kullanılmış olduğunu sanırlar. Böylelikle Allah'ın ve Rasûlünün sözünü kendi Nebati lehçelerine ve daha sonra ortaya çıkmış adetlerine göre yorumlar ve öylece anlarlar. Bu konuda pek çok grup yanlışlığa düşmüştür. Hatta bu konuda aslolan Kur'an ve sünnetin dilinin, adetin ve örfün bilinmesi, bu lafızları işittiklerinde ashab-ı kiramın Rasulullah (s.a.v)'tan ne anladıklarının da bilinmesi gerekir.Çünkü bu dil, örf ve adet ile Allah ve rasülü onlara hitab etmiştir, bundan sonra ortaya çıkanlarla değil.

0
0
0
Yorum Yaz